Intro

Köpeklerle ilgili bir blog yazmak çok uzun zamandan beri aklımda olan bir şey. Sophie geldiğinden beri, iki buçuk yıl neredeyse. Bu süre zarfında o kadar çok şey okudum, araştırdım, öğrendim ve deneyimledim ki; hem kendim için düzenli ve sistemli bir kayıt oluşturmak, hem de bir şekilde ilgilenen birine faydalı olabilmek adına böyle bir şeye başlamak istedim.

Köpek sahibi olmak hayatımda başıma gelen en güzel şey. Daha önce nasıl yaşıyormuşum, ne yapıyormuşum, kendimi nasıl eksik hissetmiyormuşum bilmiyorum. Çocuk sahibi değilim, ama şu söylediklerim az çok çocuk sahibi olan insanların söylediği şeylere benziyor. Kıyaslama yapamam, bilmiyorum. Ama gerçekten, öncesini düşünemiyorum.

Çoğu çocuk gibi, ve sonrasında çoğu ergen gibi, biraz da öğrenilmiş bir tutturmayla, yıllar yılı köpek istedim annemden. Tabii ki olmadı, olmazdı, çok büyük sorumluluk, evlat gibi bakacaksın, hastalığı var, bakımı var, tuvalet eğitimi var, osu var busu var, var da var. Dedim ya, öğrenilmiş tutturma, durumu çok da idrak edemediğim için ısrarlarım da kısa süreli ve ikna edicilikten çok uzak oluyordu. Böyle böyle yıllar geçti.

Bir gün, nasıl bir ruh hali içindeysem veya nasıl bir aydınlanma yaşadıysam, köpek almaya karar verdim. Karar da değil, almamın şart olduğunu hissediyordum. Tabii tek başıma yaşamadığım için, ikna etmem gereken aile bireylerim vardı. Evde yuvarlak masa toplantısından hallice bir toplantı yaptım. Sunum kabiliyetim, analitik zekam, ikna gücüm, etkin dinleme ve müzakere yeteneklerim gerçekten gözlerimi yaşarttı. Hayatta hiçbir şeye bu kadar inanmamış olmamdan olsa gerek. Üstelik o kadar da tatlı ve saygılıydım ki. Cevap sürpriz olmayan bir şekilde “tamam” oldu.

Başlangıçta tabii ki konuyla ilgili neredeyse hiçbir fikrim yoktu, sağdan soldan duyduklarımla ilerledim. İlk köpeğim, Leo’m, yalnızca 18 gün yaşayabildi, gençlik hastalığından öldü. Travmatik bir başlangıçtı benim için. Kalp kırılması fiziksel olarak neye tekabül ediyor, o zaman anladım. Leo’mun kısacık hikayesini daha sonra detaylı yazacağım.

Sonrasında prenses Sophie’m geldi. Minicikti. O da hastaydı, ve ben de ilk travmanın etkisiyle panik içindeydim. Her kafadan bir ses çıkmakla birlikte, etrafımda kimsenin elle tutulur bir köpek bakma tecrübesi yoktu. İnternet desen çöplükten farksızdı. Ben de okumaya karar verdim. Ne okudum arkadaş. İyi ki de okumuşum, hem de başlangıçta okumuşum. Düşündüğüm ve yaptığım pek çok şeyin, insanların yanlış demesine rağmen aslında doğru olduğunu öğrenmek nasıl bir güven ve rahatlama hissi verdi anlatamam. Okduğum kitaplardan da bahsedeceğim.

Anti klişe timi: Köpek bakmak çok büyük bir sorumluluk, evlat gibi, hastalığı var… ZBAMM!! (bkz. Cengiz Üstün). Evet. Bunları duyunda “hı hı, evet” diyoruz, ama yaşamadan idrak etmemiz imkansız. Anlamak ve idrak etmek birbirinden çok farklı şeyler. Ben bu süreçte idrak ettim. Bu sorumluluğu alabilecek kişiler bu işe kalkışsın. Oyuncak değil bu, bir hayat. Hayvan sahibi olma sürecinin evlat edinme süreci gibi düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorum, her isteyenin kedi-köpek alabiliyor olması midemi bulandırıyor.

Dediğim gibi, bu süreçte yaşadıklarımı, öğrendiklerimi burada paylaşacağım, çünkü bu tip paylaşımlara çok ihtiyaç duydum ve eksikliğini çok hissettim. Nasıl olacak göreceğiz.

Trendsetter Paws da yine kendimce hissettiğim bir eksiklik üzerine başladığım bir şey, öncelikle Sophie ve damadım Bisco’yu düşünerek başladım, sonra paylaşmaya karar verdim. Bunlarla ilgili de paylaşımlar olacak.

Intromuzu yaptıysak, ilerleyebiliriz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s